Bölüm I – Boş Sayfa

Ekran hâlâ beyaz.
İmleç yanıp sönüyor, bir şeyler yazmamı bekliyor.
Ben de ona bakıp bekliyorum.

Beklemek… günlerdir yaptığım tek şey bu.

Klavye ellerimin altında. Ama ellerim… öylece duruyor. Parmaklarım hareket etmiyor. Zihnimde cümlelerin çığlıkları dolaşıyor ama parmaklarımda yankı yok. Sadece sessizlik. Ve biraz kül. Sigaranın ucu kül tablasına düşmeden önce dudağımdan kaymış olmalı.

Alkol, damarlarımda hâlâ sıcak bir sis gibi. Viskinin bıraktığı yanma boğazımdan hâlâ geçmedi.
Saat kaç?

Gözüm telefona kayıyor.
Ekranda parlayan bildirim gözlerimi acıtıyor.
15:15 — Mira’yı okuldan al.

Kahretsin!
Gözlerimi ovuşturuyorum. Kalkmam gerek. Yine geç kalacağım.

Evin içi tam bir mezbelelik. Kitaplar, boş şişeler, buruşmuş kâğıtlar… Bir zamanlar bastırdığım kitaplardan birkaç kopya hâlâ masada. Tozun altından adımı zar zor okuyorum: Rowan Black.

Eskiden bir anlamı vardı bu ismin. Şimdi kapı önü postacısına bile bir şey ifade etmiyor.
Yine de bazen birileri bakıp tanıyor gibi oluyor. “Bir yerden tanıyorum sizi,” diyorlar. Gülümsüyorum. Yanılıyorsun, demeden geçiyorum.

Montumu alıyorum. Sigara, çakmak, defter cebimde. Defteri açıp ilk sayfasına göz atıyorum.

“Gerçek hikâyeler acıtır.”

Bu cümleyi yıllar önce, ilk kitabımı yazarken karalamıştım. O zaman sadece bir kurgu sanmıştım.
Meğer kurgu değilmiş. Uyarıymış.

Ayakkabılarımı zorla ayağıma geçirip apartman merdivenlerini indiğimde, dışarının ışığı gözlerimi kamaştırıyor. Güneş soluk ama hâlâ ayakta.
Simsiyah, 1977 model Chevrolet Impala kaldırımın kenarında bekliyor.
Babamdan kalan tek şey. Kaportası dökülmüş, ama motoru hâlâ direniyor. Tıpkı ben gibi.

Motoru çalıştırıyorum. Radyo sessiz. Ben de. Camdan dışarı bakıyorum. Kendimi görmeden önce şehri seyrediyorum. Sokaklar, tabelalar, insanlar… hepsi çok uzakta bir şey gibi.

Okulun önüne vardığımda saat neredeyse dörde yaklaşıyor. Bahçeden fırlayıp geliyor Mira.
Saçları dağılmış, çantası yere sürünüyor ama yüzünde güneş gibi bir gülümseme var.
“Baba!” diyor.

Bir an her şey duruyor.
Gülümsüyorum, gerçekten.
Onu kucaklayınca içimdeki pislik biraz geri çekiliyor.

“Geç kaldın.”
“Hikâyemde zamana karşı bir sorunum var,” diyorum.
Kıkırdıyor.

Arabaya binerken çantasını koltuğa fırlatıyor. Camdan dışarı bakarken bana bir resim uzatıyor.
“Bugün seni çizdim,” diyor.

Kâğıtta ben varım. Ama gözlerim yok. Silinmiş gibiler.
Gözlerim bir an takılıyor o boşluğa.
Yutkunuyorum.
“Çok güzel olmuş,” diyebiliyorum sadece.
Daha fazlasını söyleyemiyorum. Çünkü daha fazlasını bilmiyorum.

Vivienne’in evine vardığımızda, Mira hâlâ çantasını kurcalıyor. Arabayı park edip kontağı kapatıyorum.
İkimiz birlikte kapıya doğru ilerliyoruz.
Mira önden koşuyor, ben birkaç adım geriden izliyorum. Sanki aramızda görünmeyen bir boşluk var.

Kapıyı Vivienne açıyor.
Yüzü hâlâ aynı: güçlü ama yorgun.
Bakışları kısa.
Beni hâlâ insan yerine koyuyor, ama fazla da tutmuyor orada.

“Teşekkür ederim,” diyor.
“Bir iki dakika daha kalabilir miyim?”
“Bugün değil,” diyor. “Belki yarın.”

Tam o sırada içeriden bir ses duyuluyor.
“Viv, çıkmak üzereyiz.”

Nathan.
Yeni adamı.
Sakince başını sallıyor. “Rowan.”
“İyi akşamlar,” diyorum soğukça. İçeri adım atmazsın artık, Black.

Kapı kapanıyor.
Ses hafif, ama içimde yankısı ağır.
O kapanan kapının sesi hâlâ kulağımda çınlarken yavaşça yürüyüp arabaya dönüyorum.
Arka koltukta Mira’nın bıraktığı küçük çizimi hâlâ duruyor. Katlayıp cebime koyuyorum. Belki sonradan bakarım. Belki.

Yeniden kontağı çeviriyorum.
Sokak lambaları birer birer yanmaya başlıyor. Hava, hem serin hem kasvetli.
Sigarayı yakıyorum. Dumanı burnumdan ağır ağır veriyorum.
Yol sessiz. Gözlerim yolda ama aklım geçmişte.

Eğer o lanet romanımı bitirebilseydim…
Belki Mira hâlâ benimle yaşardı.
Belki Vivienne hâlâ…

Sahi, en son ne zaman gerçekten ayıktım? Mira doğduğunda mı, boşandığımda mı?

Derin düşünceler içinde kaybolmuşken aniden yola fırlayan bir kedi frenleri çığlık attırıyor.
Refleksten direksiyonu sağa kırıyorum, arabayla birlikte kaldırıma savruluyorum.

Motor istop ediyor.
İçimde her şey bir anlığına duruyor.
Kaldırım taşlarına yaslanmış hâlde kalıyorum bir süre. Sadece soluğumu duyuyorum. Sadece ben ve başarısızlık hissi.

Tam o sırada cebimdeki telefon titriyor.
Ekran karanlıkta hafifçe parlıyor.

GİRİŞ İZNİ ONAYLANDI
Kurum: Elmsbrook Facility
Görüşme Türü: Yüksek Güvenlikli Mahkûm – Kategori 4
Kod: C13 / R.BLACK

Ellerim soğuk. Ama bir anda içimden bir yer yanmaya başlıyor.
Bir şey kıpırdıyor içimde.
Uzun süredir susturduğum, bastırdığım bir şey.

Ayık mıydım, yoksa bu da başka bir hayal mi bilmiyorum.

Defteri tekrar çıkardım.
İlk sayfadaki o cümleye bir kez daha baktım.

“Gerçek hikâyeler acıtır.”

Ama ben hâlâ yazmak istiyorum.

Yolda bir kedi vardı.
Ve artık önümde bir cehennem kapısı.

Bir Cevap Yazın

© 2025 Mustafa Kalfa. Tüm hakları saklıdır.

Araftan Sızan Işık sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close