Ağaçların seyrekleştiği yerde toprak sertleşiyor. Sis hâlâ boğucu; ama içinden taşlar yükselen bir alan beliriyor. Mezar taşları. Kimi dimdik, kimi çatlamış, kimi yarısına kadar toprağa gömülmüş. Üzerlerindeki yazılar silinmiş, harfler birbirine karışmış. Sanki burada gömülü olanların kim olduklarını kasaba bile unutmuş. Belki de buraya gelen herkes, sonunda bir taşın altına giriyor.
Adımlarım artık toprağa batmıyor. Hafifim. Bu huzur verici değil; tam tersi, yakında üzerime çökecek bir ağırlığın habercisi. Bu kasabada her köşede aynı his var: Bir gıcırtı, bir fısıltı… ya da görünmeyen bir nefesin beklentisi.
Bir taşın kenarında oturan birini fark ediyorum. Kadın. Uzun saçlı, zayıf. Omuzları düşük, başı eğik. Elinde bir şey tutuyor ama ne olduğunu seçemiyorum. Çerçeve mi, bıçak mı? Yanına yaklaşmadan önce sesi duyuluyor.
“Sen de mi onu arıyorsun?”
Ses, havadan değil, boşluğun kendisinden geliyor sanki. Bana değil, toprağa konuşuyor. Belki kendi kendine.
“Evet…” diyorum. “Mary’yi.”
Adını söylerken içim sızlıyor. Kendi sesime hâlâ yabancıyım. Kadın başını kaldırıyor. Gözleri bana bakmaya çalışıyor ama aramızda görünmeyen bir cam var gibi. Hem bana benziyor hem hiç benzemiyor. Kaybolmuş biri.
Adını soruyorum.
“Angela.”
Yutkunması bile çekingen. Sanki kendi varlığına inanmıyor. Parmak uçlarıyla yanındaki mezar taşının kenarını yokluyor.
“Annem buraya gömüldü mü, bilmiyorum,” diyor. “Babam… belki de buradadır. Ya da cehennemdedir. Burası… her şeyin altını alıyor. Her şeyi sessizleştiriyor.”
Bir şey sormak istiyorum ama kelimeler boğazımda takılıyor. Onun cümleleriyle benim düşüncelerim birbirine karışıyor. Kaybolmak. Unutulmak. Gömülmek. Bu kelimeler havada asılı.
“Sen… iyi misin?” diyorum aptalca. Cevabını bildiğim sorulardan biri. Angela omuz silkiyor. Gözlerini kaçırıyor. Sonra ayağa kalkıp sessizce uzaklaşıyor. Sanki benden değil, kendi geçmişinden kaçıyor.
Ardında isimleri olmayan taşlar kalıyor.
Belki biri benim.
Yalnız kaldığımda bir taşın önüne çömeliyorum. Ne yazdığını okuyamıyorum. Elim toprağı kazıyor. Parmaklarım kirleniyor. Toprağın nemli kokusu, Mary’nin hastane odasındaki solunum cihazını hatırlatıyor.
Burada gömülen şey insanlar değil.
İhtimaller.
Arkamda rüzgâr esiyor sanıyorum ama rüzgâr yok. Yalnızca uzak bir adım sesi… ya da hayalim. Belki Angela hâlâ yakında. Belki o hiç olmadı.
Ama şimdi, aşağıya inen dar bir patika görüyorum. Ucunda kapısı aralık bir kulübe. İçerisi karanlık.
İçeri girmeden önce cebimdeki mektubu yokluyorum.
Hâlâ orada.
Ama biraz daha ağır.
